Nasreddin Hoca’nın Tebessümü
Vakit çoktan akşama yaklaşmıştı, tan yeri kızıl rengine bürünürken güneş güne veda ediyordu. Cumbalı evleri çevreleyen ıhlamur ağaçlarından yayılan kokuyu ciğerlerime çekerken sayfalarına daldığım romandan başımı kaldırdım. Panjurları açık pencereden içeriye Ulu Cami’nin minaresinden işitilen ezan sesini müezzinin yanık makamından dinledim; kuşların cıvıltısı ikindi ezanının sesine eşlik ederken içime derin bir huzur dolmuştu. Masamın kenarında duran kar beyazı lambamı söndürdüm ve kitabımda kaldığım yere ayraç koyarak masamdan doğruldum. Panjurları açık pencereden esen sonbaharın hüzünlü rüzgarı tenimi yaladı. Yazın sıcağından sonra ilk defa üşüdüğümü hissetmiştim.
Üzerime annemin ördüğü hırkayı takarak kendimi Akşehir’in renk renk sıralanan cumbalı evlerinin arasına attım, tarih kokan sokaklarda adımlamak adeta ruhumu tazeliyordu. Okuduğum romandaki sahneler zihnimde canlanırken dar ve taştan sokağın sonundaki solgun renkli Ulu Cami’ye, minareleri göğe yükselen Hasan Paşa İmaret Cami’ne farklı gözlerle bakıyordum. ‘Neydi okuduğum romanın ismi?” diyerek hatırlamaya çalıştım.
“Kayıp Lahitler’di sanırım.” dedim dişlerimin arasından. Genç yazarın kelimeleri zihnimde yinelenirken parlak kırmızı renkli cumbalı evin olduğu köşeden dönerken bakışlarım evlerin tarihi dokularında geziniyordu; o sırada birine sert şekilde çarptım. Elinde tuttuğu sert kapaklı not defteri ve siyah altın sarısı yaldızlı işlemeli kalemi yere düştü. Ortadan ayrılarak önüne düşmüş kahverengi saçlarını geriye doğru iterken gümüş grisi tel çerçeveli gözlüklerini sol elinin işaret parmağıyla burnuna yerleştirdi. Mahcup gözlerle gence bakarken devam ettim.
“Par… pardon, gerçekten bilerek olmadı.” ince dudakları kıvrıldı. Burun delikleri neşeyle açılıp kapanırken bir kenarı tarihi evin köşesinden çıkan taştan oluğun içine düşen deftere ve yanındaki altın yaldız işlemeli kaleme baktı.
“Önemli değil, amacımda buydu zaten tarih koktu.” bakışlarım kızıl tan yerine bakarak kısılırken bunun biraz önce okuduğum romanın yazarı olduğunu anladım.
“Hah… siz Musa’sınız.”
“Evet, hem de polisiye yazarı” derken çok içten gülmüştü.
“Ama bu nasıl olur?” ince ve kemikli parmaklarını tam kalbimin üstüne koyarak dişlerinin arasından fısıltı şeklinde konuştu.
“Merak etme rüyada değilsin, sadece yeni romanım için Akşehir’in tarih kokan sokaklarında dolaşıyorum.” eğilerek taştan oluğu örten sert kapaklı not defterini ve altın yaldız işlemeli defterini aldı.
“Romanlarınızı büyük bir keyifle okuyorum” diye yineledim üzerindeki koyu renkli tişörtüne bakarak.
“Bende büyük bir keyifle yazacağım o zaman…” dedi, sesindeki sıcaklık, gülüşündeki samimiyet onun yazmaya ve okumaya olan aşkını ortaya koyuyordu. Elindeki kağıdı ve kalemiyle notlar alarak cumbalı evlerin arasından kaybolurken bende hala romanını okuduğum bir yazarla karşılaşmanın şokunu yaşıyordum. Miskin adımlarla eve yürürken Musa’ya çarpışımı hatırlıyor zaman zaman gülümsüyordum.