Menu
in ,

Polisiye Geceleri

Polisiye Geceleri

Günün erken saatleriydi, elimde tuttuğum Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası romanını bitirmiştim. Roman harikaydı, yazar Ahmet Ümit yine harikalar yaratmıştı. Ağzım açık bir solukta bitirdim, karnımın guruldadığını acıktığımı hissettim; dolapta dünden kalan bonfile et çarptı onu yiyip karnımı bir güzel doyurduktan sonra bahçeye indim. Bugüne kadar sayısız roman okumuştum ama yazabileceğim aklımın ucundan dahi geçmiyordu. Adalardaki evimin bahçeye açılan kapısından kendimi temiz havanın ve güneşinin rengiyle yoğrulmuş leylak kokulu bahçeye attım. Uzun uzun baktım İstanbul’un tan yeri ile birleşmiş denizinden geçen vapurlara, güçlü sesler çıkarıyorlar denizi köpürterek ilerliyorlardı.

Vapurun iskelesinden atılan simitler martıların dikkatini çekmiş, karnını acıktırmış vapurla birlikte kanat çırparak gözden uzaklaşıyorlardı. İçimde suç örgüleri birikmiş bunları sayfalara dökmek istiyordum. Hemen bir çırpıda kitaplığımdan yayılan kitap kokulu odamdan diz üstü bilgisayarımı aldım. Demirden iskemlenin üstüne kuruldum. Bir Adalar’dan minik görünen İstanbul’a bakıyor bir ekranıma bakıyordum, klavyeye dokunuyordum yazdığım cümleleri yeniden siliyordum. 

Moralim bozulmuştu, aklımda dönen cümleler sanki tarihe karışmıştı. Bilgisayarımı iskemlenin kenarına koydum ve ardından deniz kenarında biraz yürüme fikri aldım. Üstüme rahat şeyler taktıktan sonra yola düştüm. Adımlarıma kıyıya vuran yasemin kokularına karışan deniz kokusu ve güneşin pırıltısı eşlik ediyordu. 

Bankta oturmuş denize ve İstanbul’a karşı derin düşüncelere dalmış bir adam vardı. Tıpkı ben gibi diye geçirdim içimden; evet evet tıpkı ben. Ona doğru yöneldim, arkasından beyazı ağır basan siyah saçlarını görebiliyordum. Kulaklarının arkasından gelen kristalize olmuş ışıklar ile gözlüğü olduğu anlaşılabiliyordu. Yanında durarak;

“Merhaba, efendim…” diyerek yüzüne gülümsedim. Yoğun düşünceli kafasını denizden kaldırdı, gözlerimin içine bakarak;

“Merhaba delikanlı.” kaba bıyığının altından gülümseyen dudakları ile Ahmet Ümit idi bu evet oydu. 

“Nasılsınız Ahmet Bey?” sorumu gülümseyen gözlerinin içine bıraktım.

“İyiyim, çok iyiyim yeni romanı düşlüyordum.” 

“Ah ne mutlu, çok iyi polisiye yazıyorsunuz efendim.” şen bir kahkaha koyuverdi ortaya, tatlı bir mütavaziliğe kaçtı. 

“Tek püf noktam şu evlat; konuşur gibi yazıyorum. Samimi oluyorum, olaylara sadık kalmaya çalışıyorum.” daha sonra kafasını tekrar deniz çevirdi. Derin düşüncelerle ortaya bir roman çıkıyordu. 

“Bende yazabilir miyim yani Ahmet bey?” gözlerini havaya dikti; bir müddet martıları seyretti. Dudaklarına samimi bir tebessüm armağan etti ve:

“Çok okuyorsan çok yazarsın…” sözlerini bitirdi. Yerinden doğruldu, banktan yola düştü ve adımlamaya başladı.

“Ahmet abi, nereye böyle?” kafasını arkaya çevirmeden;

“Yeni romanımın ilk satırlarını yazmaya değerli okurum. Hadi sende git ve işe koyul yazarlık ciddi bir iştir. Vakit kaybetmeyi sevmez.” kulaklarıma derin bir vapur düdüğü duyuldu. Gözlerimi araladım, Adalar güneşi tenimi yakmıştı. Kollarımı bağdaştırmış öylece uyuyakalmıştım, kafamı sağa çevirince Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası ile göz göze geldik. O tatlı gülüşlü yazar yoktu fakat kitabı baş ucumdaydı. 

Yerimden kalkarak eve doğru adımladım, çünkü yazılacak bir romanım vardı.

Musa Ünal

Eserde kullanılan fotoğraflar:

Fotoğrafın alındığı site için tıklayınız.

Fotoğrafın alındığı site için tıklayınız.

YouTube kanalımıza abone olmak için tıklayınız: Edebialem

Yorum Gönder

Exit mobile version