in ,

Bahadır Yenişehirlioğlu’na Soruyoruz

İçindekiler

Bahadır Yenişehirlioğlu’na Soruyoruz

Her birimiz tesadüfün tesiri altında, rastlantıdan ayrı, şanstan öte duraklardayız. Evrendeki kanıtsız sonsuzlukta, bir kuşun kanatlarında uçsuzluktayız. Boşluğun içinde tesadüfler arıyor, yani zamana kanat çırpıyoruz. Aslında insanlarla olan münasebetimiz ve karşılaşmalarımız hiçbir zaman sebepsiz değildir. Hikmet ve hakikat kavramları hayatımda ayrı bir yer tutar. Bu sebepten onları tam manasıyla anlayabilmek için yeni insanlar, yeni kitaplar ve yeni sayfalara tabi olmak gerektiğini düşünüyorum. Sizleri de bu vesileyle yaptığım bu yolculukta misafir etmek ve değerli yazarları tanıyıp onları kendinize şiar edinmeniz adına tanıtmak istiyorum. Bizler onların kitapları ve düşünceleri ile aslında kendi hayatımıza bir meşale yakmış olacağız.

Bahadır Yenişehirlioğlu

Yaptığım röportaj çalışmasına başlamadan önce yazarımız Bahadır YENİŞEHİRLİOĞLU’nun hayatından bahsetmek istiyorum.

1) Bahadır YENİŞEHİRLİOĞLU kimdir?

Türkiye cumhuriyeti ilk valilerinden, aynı zamanda başkanlık yapan Ahmet efendinin torunu Bahadır Yenişehirlioğlu Manisa Akhisar doğumlu olup 60 yaşındadır. İlginçtir ki annesinin “kulağı kesik Van Gogh gibi mi olacaksın?” iğnelemesi üzerine hukuk okumaya karar vermiştir. Dokuz Eylül Üniversitesi Fakültesi’nden mezun olduktan sonra gerçekten de bir süre avukat olarak çalışmıştır. Meslek olarak onu avukat diye bilmek yeterli değildir, çünkü aynı zamanda bir çok ülke üzerinde çalışmalar yaparak sosyoloji, antropoloji ile de yakından ilgilenmiştir. Sonrasında edebiyat alanına giriş yaparak avukatlık görevini sonlandırmıştır. Bir taraftan çıkardığı eserleri ile okuyucuların gönlünde taht kurarken bir taraftan da oyunculuğu ile başarılı bir aktör olarak tanınmıştır. Aynı zamanda bir çok ödülü almaya hak kazanan Yenişehirlioğlu evli ve iki çocuk babasıdır.

2) Kitaplarınız ve oyunculuğunuz Türkiye’de ve dünyada büyük ilgiyle takip ediliyor. Şubat ayının ortasında piyasada olup okurlarıyla buluşacak olan DERVİŞ romanınızı duyurdunuz. Derviş’te ustalıklı bir kurgu ve etkileyici bir üslupla bambaşka bir tarih anlatısı sunuyorsunuz. Öncelikli olarak kitabını ne anlatıyor ve kaçıncı kitabınız?

Öncelikle teşekkür ederim. Derviş benim 12. Romanım olacak. Fatih Sultan Mehmet, Midilli’yi fethedeli uzun yıllar olmamıştı. Türkleri kendilerine en büyük tehdit olarak gören Rodos Şövalyeleri mazlumlara zulmetmeye devam ediyordu. İşte bu şövalyelerin önderliğinde, zenginliğin ve gücün merkezi Akdeniz’i ele geçirmeye ant içmiş yeni bir Haçlı ittifakı Türk varlığını mavi sulardan silmeye kararlıydı.

Fatih’in yiğit askerlerinden Yakup Ağa’nın ele avuca sığmayan yaman oğlu Hızır, bu ittifaka karşı vatanını müdafaa etmek istiyordu, ama nasıl? İşlenmeyi bekleyen cevher misali, Hızır’ın ona yol gösterecek bir rehbere ihtiyacı vardı. Bu cevheri işleyecek olansa kim olduğu ve nereden geldiği bilinmeyen gizemli Derviş’ti. Ulvi bir amaç peşinde, tarihi değiştirecek bir sırra vakıftı… Ve bu sırrı sahibine aktaracağı günü beklemekteydi.

Peki… Hızır ile Derviş’in yolları nasıl kesişecek?

Hızır, sırrın sahibi olmaya mahir olduğunu gösterebilecek mi?

Derviş gerçekte kim?

Cem Sultan’ın mirası Hızır’ın ve Derviş’in kaderinde nasıl bir rol oynayacak? Tüm bunların cevabı romanımın içinde cevaplanıyor. Derviş aslında bir dönemi ve kişileri ele almış gibi görünse de aslında insanoğlunun kadim sıkıntılarını ve açmazlarını bize anlatmaya çalışıyor. Bugüne dair pek çok gönderme ile karşılaşacağız. Zira insanoğlunun kadim meseleleri asla değişmiyor. Hızır ve Derviş özelinde aslında her okuyucu kendisi ile alakalı pek çok şey bulacak. Zira insanoğlunun iyi ve kötü yönleri ortak, insanlığın meseleleri ortak. Bu yüzden bir döneme ışık tutmakla beraber zamansız ve mekânız bir kitap DERVİŞ.

Derviş

3-Hukuk mezunu olduğunuzu ifade etmiştik peki edebiyatla olan ilişkiniz ne zaman başladı ve sizi o yöne iten durumlar var mıdır? Varsa bunlar nelerdir?

Bütün dünyayı dolaştım neredeyse, insanlar ve toplumlar üzerine çok fazla incelemelerde bulundum ve bunun beni inanılmaz biçimde zenginleştirdiğine inanıyorum. Dinler tarihiyle ilgili önemli ne kadar yer mekân varsa oralara da gittim ve yaşadım, içimi bunlarla doldurmaya hep gayret ettim. Dinler insanlığın tarihinin başladığı noktadır. Dinleri anlamak insanlığın da tabiatını anlamak demek bir bakıma.

Bütün bu gelişimim süresince daha fazla dayanamadım sanırım, içimdeki konuşmaları, gördüklerimi, okuduklarımı susturamadım ve kâğıda aktarmam gerektiğini fark ettim. Zamanı geldi belki de, bilemiyorum… Ben hayatta hiçbir şeyin ve olayın rastlantı ile tezahür ettiğine inanmıyorum. Tevafukla her şey bir plan dairesinde gelişiyor ve zamanı geldiğinde gerçekleşiyor. Zamanı gelmiş demek ki… Ama ilk yazmamın tarihi derseniz 12 Eylülün bütün ağırlığını hissettirdiği zamanlarda ceza evindeki ağabeyime babamın öldüğünü söyleyememiştim. Babam uzun yıllar felçli olarak yaşamak durumunda kaldı. Bu yüzden söylediklerini ancak biz ünsiyet geliştirdiğimiz için anlayabiliyorduk. Oğlunun yani ağabeyimin durumuna çok üzülüyordu ve daha fazla dayanamadı. Vefat eden babamın ağzından sanki o söylüyor da ben kaleme alıyormuşum gibi yani adeta yaşıyormuş gibi cezaevindeki ağabeyime mektuplar yazarak aslında yazarlık serüvenime adım atmıştım. Fakat bunu çok sonra fark ettim. Profesyonelce 2011 yılında İlk romanımı kaleme aldım ve büyük bir hızla ardı sıra diğerleri geldi. Sanki barajın kapağı açılmış gibi hissediyorum.

Derviş

Hayatın bunca ağırlığı ve acımasızlığının karşısında, insanoğlunun bu denli sevgisizleştiği ve varlığını yok ettiklerinin üzerine kurguladığı bir dünyada hala çocuk kalabildiğim için Allah’a şükrediyorum. Yazmak bana bu saf enerjiyi daimi canlı tutmama inanılmaz yardımcı oluyor. Bütün tanımlamaların dışında, sadece çocuk olarak kalabilmek, asla içimdeki çocuğu öldürmemek işte ben romanlarımda bunu yapmaya çalışıyorum.

Yazdıklarım beni tedavi ediyor, kırıkları tamamlıyorum, renksiz olanları renklendiriyorum, çatlak olanları koruma altına alıyorum ve yeniden yazıyorum kendimi ve hayatı. Bu yüzden gerçek, bu yüzden sahici, bu yüzden gönle dokunan kitaplar ortaya çıkıyor. Yüreğe dokunmayan hiçbir şeyin işe yaramadığını biliyorum bu sebeple hissettiğim şeyleri yazıyorum ve oynuyorum.

4) Sevilen kitaplarınızdan “Hünkarım” kitabı ile oynadığınız Abdülhamit Han dizisi arasındaki bağlantıyı düşünürsek dizinin kitap üzerindeki etkileri nelerdir?

Ben bir yazar olarak oynadığım ve canlandırdığım karakterlerin romanlarını yazmayı bir görev olarak görüyorum. İçselleştirdiğim karakterler seyircide mutlaka karşılığını buluyor böyle olunca bir yazar olarak oynadığım karakterleri yazmam kadar tabi bir şey olamaz. Bu sebeple beni gerçekten etkileyen karakterleri romanlaştırmak başka bir kariyer bir anlamda. Dünyada da pek çok örneği yok sanırım. Önemli olan yazdığınız metinlerin sizi tatmin etmesi. Edebi yapıya zarar vermeden yol almanız. Kısaca popüler kültürün bir uzantısı değil, yaptığım iş durumdan vazife çıkarmak olarak da görülemez. Evet Hünkarım pek çok dillerde ve coğrafyalarda okunuyor ve bu beni çok mutlu ediyor. Ama benim diğer romanlarım içinde bu söz konusu. Yazarlığıma gölge düşürmeden beni etkileyen ve canlandırmaktan haz aldığım karakterleri romanlaştırmayı sürdürmeyi düşünüyorum. Bakalım bu serüven nereye kadar gidecek.

Bahadır Yenişehirlioğlu

5) İzleyici kitlesi olarak Tahsin Paşa rolünün hakkını fazlasıyla verdiğinizi düşünüyoruz. Bu rolü üstlenmiş olmak nasıl bir duygu, düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Aktörlüğün ahlakına inanıyorum. İş ciddiyeti, sorumluluk, çalışkanlık, dâhil olma, içselleştirme ve sorumlulukları yerine getirme, anlama, idrak etme, eklemlenebilme ben böyle yapıyorum bu işi. O zaman ortaya gerçek ve lezzetli bir şey çıkıyor. Evet, bir oyun bir rol bu ama ben bunu iliklerime kadar hissettiğim için rolden çıkıp gerçeğe dönüşüyor. İşte insanlara büyülü gelen de bu. Bu sebeple çok sevildiğim inkâr edilemez. Diğer açıdan aktör, konumunu ve değerini, eylemleriyle hayat-yaşam sahnesinde ortaya koyacağından dolayı duruşuna dikkat etmesi gerekir. Sanatta insan, tabiat ve diğer canlılarla ilişkisi ve buna ilaveten kültür oluşturan bir varlık olarak diğer insanlarla ilişkisi bağlamında ele alınmalı. Evrensel ahlaki bir varlık olan karakteri anlamak gerekir. Zira günümüzde insan ve sanat alanını kaybetmiş ya mistik bir varlık olarak dünyadan elini eteğini çekmiş ya da insanın ölçüsü olarak makine kabul edilmesi sebebiyle günümüz sanat problemlerinin de ana konularından biri olan; insanı merkeze alan sahte bir hümanizm algısı ve nihilizm ile aşağı derecelere düşürülmüştür. Ben bunu reddeden bir duruş ile aktörlüğümü ve yazarlığımı doğal olarak kitaplarımda kurguladığım karakterleri ve içinde yer aldığım projelerde canlandırdığım karakterleri koruyup kolluyorum.

Ben bir anlamda kendimi sanat olarak görüyorum. Çünkü büyük bir yaratıcının sanatıyım Tahsin Paşa karakterini ortaya çıkarırken aslında beni destekleyen şey bu düşüncelerdi. Aslında bunu canlandırdığım tüm karakterler için söyleyebiliriz.

6) Genel olarak dönem dizilerinde rol almanız bir tesadüf mü yoksa bu yönde bir talep mi var?

Hep böyle olacak diye bir kural yok elbet. Tercihleriniz birazda size sunulmuş projelere göre şekil alıyor. Lakin tarihi karakterleri canlandırmak konusunda da bir sıkıntım yok elbette. Ama dediğim gibi pek çok karakteri yorumlayabilirim. Tatbiki senaryosunu beğendiğim takdirde.

7) Gençler ile çoğu zaman bir araya gelip imza günleri ve konferanslar düzenliyorsunuz. Bu esnada gözlemlerinize dayanarak gençlerin okuma ve edebiyat alanındaki ilgilerini olumlu/ olumsuz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Küresel sömürü düzeni, beyinlerin fethedilmesi ile elde edilecek kazancın hem daha kolay hem daha çok olacağı anlayışı üzerine odaklandığı için bu noktada edebiyat dünyasını bir silah gibi kullanıyor. İnsanoğlunun kültürel ve kadim değerleri üzerine ciddi oyunlar oynanıyor. Özellikle Müslüman toplumlarda hak ve hakikat adına ortaya konmuş eserlerle insanların araları açılıyor. Böylelikle kültürel bir emperyalizmin ciddi bir saldırısı giderek daha da şiddetleniyor. Bunu en yoğun biçimde kurmaca, proje olarak üretilmiş yerli ve yabancı romanlar ve yazarlar eli ile gerçekleştiriyorlar. Dolayısı ile bazen ticari algılar ile bu kitaplar çok sattırılıyor, farklı pazarlama teknikleri kullanılıyor. Tabi ki bunların hiçbirinin edebi eser kimliği ile uzaktan yakından alakası yok. Küreselleşme kültürel olarak, özellikle tüketici davranışını etkileyerek, dünya çapında kültürel tek tipliğin önünü açıyor. Küreselleşme olgusunun, özellikle ekonomik ayağı, yani uluslararası sermayenin egemenliği, bir yandan “marka cazibesi”, öte yandan günlük tüketim alışkanlıklarının denetlenmesi yoluyla, tüm dünyayı benzer davranış kalıpları içine sokmaya yani tek boyutlu bir kültürel kimliğe sahip olmaya doğru zorlamaktadır. Edebiyat dünyası da bundan payını alıyor maalesef. Millî kültürü, dayatmalarla küresel sömürü düzeninin planı doğrultusunda yok etme faaliyetleri küreselleşme olarak ortaya konuluyor. Büyük aldatmacada budur. Küreselleşme hedef seçilen toplumun örfünü, âdetini, geleneklerini ve göreneklerini planlı olarak yok edip savunmasızca küresel sömürünün değerlerini kutsamaya dönüşüyorsa ki yapılmak istenen budur o zaman sur üflenmeye başlamıştır o toplum için.

Kendi kimliğini ve kişiliğini oluşturan millî kültürüyle bağları kopan bir toplumun, hem başka kültür ve medeniyetlerle yaratıcı ilişkiler kurabilmesi, hem de özgüvenini koruyabilmesi imkânsızdır. Böylelikle hedef toplum çok daha kolay denetlenebilir ve yönetilebilir olacaktır. Küreselleşme oltası psikolojiktir. Son derece masum sunulur, bunu reddetmenin imkânsız olduğu düşüncesi aşılanır, bunu reddeden toplumların çağ dışı kalacağı fikri pompalanır.

Tek tipleşme olgusu, milli kültürlerin zayıflaması üzerine kuruludur. Küçülen dünyada toplumların birbirlerini anlamaları ve uyum sağlamaları görüntüsü altında, küresel sömürü kurucuları tek merkezden dünyayı idare etmeyi ve sömürmeyi, bunun içinde itaati var etmeyi bu itaati var etmek içinde toplumları kendi kültürlerinden soyundurup kimliksizleştirmeyi amaç edinmek mecburiyetindedirler. Bunun en büyük ayağı hedef kitledeki fertlerin maddi manevi her şeyi sürekli tüketen bir anlayışa sahip olmalarını var etmekten geçmektedir. Medeniyetimizin mirasına sahip çıkarak kendi kültürel değerlerimizi muhafaza etmenin gayreti içerisinde olunmanın her zamankinden daha önem arz ettiği zamanlardayız. Küreselleşmenin kültürel erozyonuyla savaşmak ancak merhamet, muhabbet, şefkat, bilgi, rekabet, verimlilik, toplam kalite, girişimcilik, küresel düşünebilme, pür bir yaşam oluşturma gibi değerlerin ışığında insanın merkeze alındığı, milli eğitim yapılanmasıyla mümkün olabilir. Evrensel havzaya buradan yola çıkılmalıdır. Kültürümüzün ekseninin, tarihsel ve kültürel havzalarımızın ihya edilmesi görsel sanatlar ve edebiyat ile desteklenerek mümkündür.

Kültür politikalarında devletin rolü teşvik edici olmalıdır. Devlet bu noktada baskılayan, iğdiş eden, hayal gücünü ve metaforları söndüren değil, açan, yön veren ve destekleyen olmalıdır. Kültür ve sanat aktörlerinin işbirliğine önem verilmesi ve desteklenmesi küresel sömürünün panzehri niteliğindedir. Kendi kadim değerlerine saygılı, varlığını borçlu olduğu coğrafyanın tüm renklerini yara saran bir zihniyet ve evrensel bir okuma ameliyesinden geçirmiş sanatçıların, edebiyatçıların desteklenmesi ve önünün açılması küresel sömürüden kurtulmanın en önemli savunma aracıdır.

Hedefimiz ve ülkümüz sadece kendi neslimiz için değil bütün bir insanlık için olmalıdır. Bu doğrultuda gençleri umut verici buluyorum. Giderek çok ve alternatifli okumalar gerçekleştirmeleri umut verici. Bir araya geldiğim gençlerde bunu görüyorum bu da beni mutlu ediyor.

8) Son olarak edebiyat sitemiz olan Edebi Alem 2. yıldönümünü tamamlarken sizlerin de hem bu çalışmalar için hem de gençlere yönelik söylemek istediğiniz bir kaç cümle varsa alabilir miyiz?

Güzel ve faydalı çalışmalarınızın devamını diliyorum. Teşekkür ederim.

Bahadır Yenişehirlioğlu

İG: yenisehirlioglu (Bahadır Yenişehirlioğlu)

İG: aliyenur_akarsel (Aliye Nur Akarsel)

Kitapyurdu : Derviş

D&R: Derviş

(Verilen linklerden -bağlantılardan- ulaşacağınız içeriğin güvenilirliğine ilişkin sorumluluğumuz bulunmamaktadır.)

Sıtkı Aslanhan ile Hasbihal“i izlediniz mi?

Eseri Beğendiniz mi?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kanatlı Tay

Umudun Rengi Kayboluyor